SeyfettinGürsel |
ŞevketSürek |
NurDemirok |
HalitÇelikbudak |
BuminDoğrusöz |
BarçınYinanç |
NoyanDoğan |
AlexAkimoğlu |
![]() |
![]() |

Çok Okunanlar 
Garanti fonu kredi musluğunu açar
25.03.2009 | Referans | Dizi Yazı
Küresel krizin etkileri derinleşirken, ülkelerin krizin olumsuz etkilerini hafifletmek için aldıkları tedbirler her geçen gün artmaya devam ediyor. Krize karşı alınan finansal, parasal ve mali tedbirlerin dünya milli geliri içerisindeki payına yönelik yapılan tahminler yüzde 3 ile 5 arasında değişiyor. Alınan tedbirlerin ne ölçüde işe yarayacağını zaman içerisinde göreceğiz. Hiç şüphe yok ki bir strateji dahilinde atılan adımların başarılı olma şansı; gelişigüzel, anlık kararlarla alınan tedbirlerden çok daha fazla.Tedbirin hedefi açık olmalıTürkiye'de de politika yapıcıların ilk olarak hangi tedbiri hangi amaçla aldıklarının farkında olmaları gerekiyor. Hedefi doğru belirlenmiş tedbirler olmadığı takdirde, küçülmeyi sınırlandıracak ve istihdam kayıplarını azaltacak bir strateji tasarlamak mümkün değil. Bugün için ihtiyacın dört başlık altında toplanabilecek bir dizi tedbir almak olduğunu düşünüyoruz.İlk olarak, ekonomik canlanmayı tetikleyecek önlemleri hayata geçirmek gerekiyor. Ekonominin, yavaşlayan çarklarını yeniden harekete geçirmek, iç talebi canlandırmadan mümkün değil. Türkiye ekonomisinde 2002'den sonra gerçekleştirilen büyümenin en temel dinamiği iç talep artışıydı. Bugün gelinen noktada iç talep koşullarındaki kötüleşme ekonomiyi içinden çıkılması güç bir döngüye sokuyor. Bu döngüden çıkmak için tüketicilerin gelirlerini arttırmak ve özel sektörün üzerindeki vergi yüklerini azaltmak gibi bir dizi tedbiri hayata geçirmek gerekiyor. Bu gibi tedbirlerin, krizden çıkışın mümkün olduğu hissinin yaygınlaştırılmasını sağlayacak bir iletişim stratejisi ile hayata geçirilmesi, alınacak tedbirlerin etkili olması için hayati önem taşıyor.Bozulan nakit dengesi riskliİkincisi, şirketlerin bozulan nakit dengelerinin yeniden kurulmasıdır. ABD ve AB'den farklı olarak Türkiye'de krizin etkileri ilk olarak şirketler kesiminde hissedilmeye başlandı. Zayıflayan iç ve dış talep şirketlerin nakit girişlerinde keskin düşüşleri beraberinde getirdi. Krize, yüksek hammadde fiyatları zamanında doldurulan stoklarla giren ve kriz döneminde hammadde fiyatlarındaki düşüşü nihai ürün fiyatlarına yansıtmak durumunda kalan şirketler, bugün son derece zor bir durumla karşı karşıya bulunuyorlar. Nakit girişlerindeki durumu bu şekilde özetlemek mümkün. Şirketlerden nakit çıkışı gerektiren kontratlarda ise herhangi bir değişim şu aşamada gözlenmiyor. Kriz öncesi dönemde alınan kredilerin geri ödemeleri, tahakkuk eden vergi ödemeleri, alım garantisi verilen doğalgaz ve elektrik faturaları gibi kalemler bu dönemde şirketleri zorluyor. Şirketler kesiminin dünkü nakit girişlerini dikkate alarak tasarlanan nakit çıkışlarının, bugünkü kriz ortamında bir hayli azalmış olani nakit girişleri çerçevesinde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Kredi geri ödemelerinin vadelerinin ötelenmesi ve vergi borçlarının taksitlendirilmesi gibi tedbirlerin bu kapsamda ele alınması düşünülebilir.Üçüncü olarak, finansal sektöre, yabancı kaynak, sermaye ve likidite sağlamaya yönelik finansal tedbirlerin alınması gerekiyor. Bankacılık sisteminin sağlıklı işlemesi, özel sektöre kaynak aktarmaya devam etmesi son derece önemli. İç talebi canlandırmak ve şirketlerin bozulan nakit dengelerini yeniden kurmak için bir dizi tedbir alırken finansal kesimin unutulmaması gerekiyor. Ekonomik canlanmanın temelinin, finansal sektörün işlevini sürdürmesine bağlı olduğu düşüncesindeyiz. Ancak, bugünkü ortamda, finansal sektör kuruluşlarının, gerek KOBİ gerek büyük şirketlere kredi verirken aradığı standartları sıkılaştırdıkları görünüyor. Reel sektör gibi finans sektöründe de bir güven problemi olduğu izleniyor. Bu sebeple, içinde bulunduğumuz dönemde bankalara likidite ve hatta gerekirse sermaye destekleri sağlanmalı. Küresel fon akımlarının, 2009 yılında, 1980'ler düzeyine gerileyeceği beklentisinin hakim olduğu bir ortamda IMF ile yapılacak anlaşmanın önemi bir kat daha artıyor. Anlaşmanın bir çıpa işlevi görmesinin yanı sıra, bankalara yabancı sermaye temini meselesi çerçevesinde, IMF kaynağının önemi daha da belirginleşiyor.Kriz sonrası plan hazırlanmalıDördüncü sırada bütçe disiplini ile ilgili bir dizi tedbir yer almalı. Bütçe gelirlerinin milli gelirdeki değişime duyarlılığının yüksek, harcamaların ise gelir esnekliğinin düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, 2009'da bütçe disiplininin otomatik olarak bozulacağını söylemek mümkün. Yukarıda önerilen alanlarda alınan tedbirlerin tamamı kamu harcamalarında artışa sebebiyet verecek. Ancak, ekonomide elde edilecek büyüme kazançlarının, bütçe gelirlerinde yaratacağı olumlu etki sayesinde bütçe üzerindeki yük ilk anda hissedilenden daha az olacak. 2009 ve 2010'da harcama arttırıcı tedbirler alınırken, 2011 ve sonrası için mali disiplinin yeniden tesis edileceğini garanti altına almak gerekiyor. Bunun için, bugün harcadıklarımızı yarın nasıl telafi edeceğimizle ilgili güvenilir çok yıllık bir mali plana ihtiyaç var. Orta vadeli program ve orta vadeli mali programın bu çerçevede ele alınması ve uygulanmasının gerektiği düşüncesindeyiz.Türkiye ekonomisinde istihdam kayıplarını sınırlandırmak ve büyüme kazançları sağlamak için yukarıda sıralanan alanlarda bir dizi tedbir alınması gerekiyor. Sınırlı bütçe imkanlarıyla alınan tedbirlerin hedefe odaklı olmasına özen gösterilmeli. Bu sebeple tasarım aşamasında her bir adımın sebep olacağı etkinin önceden kestirilmesi gerekiyor. Yazı dizimizin yarınki son bölümün TEPAV Küresel Kriz Çalışma Grubunun son çalışmasında ele alınan tedbir önerilerinin etkilerinin ölçülmesi üzerine olacak.YARIN: Krizle mücadele için önerilen tedbirlerin etkisi ne olur?Şikayet her yerde aynı, olsa olsa biçimi değişiyor / Güven Sak'ın yazısıTÜRKİYE KRİZE KARŞI HANGİ TEDBİRLERİ ALMALI1. Talep canlandıracak tedbirler alınmalıTüketicilerin gelirlerini arttırmak ve özel sektörün üzerindeki vergi yüklerini azaltmak gibi bir dizi tedbir şart. Bu gibi tedbirler, krizden çıkışın mümkün olduğu hissinin yaygınlaştırılmasını sağlayacak bir iletişim stratejisi ile hayata geçirilmeli.2. Şirketlerin nakit dengesi güçlendirilmeliKrize, yüksek hammadde fiyatıyla dolmuş stoklarla giren şirketlerin nakit dengesi bozuldu. Bunun için nakit çıkışı, nakit girişine göre yeniden yapılandırılmalı. Bu çerçevede Kredi geri ödemelerinin vadeleri ötelenmeli ve vergi borçları taksitlendirilmeli.3. Finansal sektöre likidite sağlanmalıFinans sektöründe de güven problemi var. Bu sebeple bankalara likidite ve hatta gerekirse sermaye destekleri sağlanmalı. IMF ile yapılacak anlaşmanın önemi burada artıyor. Bankalara yabancı sermaye temini meselesi çerçevesinde, IMF kaynağının önemi daha da belirginleşiyor.4. Bütçe disiplini için plan hazırlanmalı2009 ve 2010'da harcama arttırıcı tedbirler alınırken, 2011 ve sonrası için mali disiplinin yeniden tesis edileceğini garanti altına almak şart. Bunun için, bugün harcadıklarımızı yarın nasıl telafi edeceğimizle ilgili güvenilir çok yıllık bir mali plana ihtiyaç var.Garanti mekanizmayla kredi musluğu açılırKüresel krizin Türkiye'ye en önemli etkilerinden biri kredi mekanizmasının işlerliğini kaybetmesidir. Önümüzdeki döneme ilişkin belirsizlikler ve şirketler kesiminde yaşanan sıkıntılar güven ortamını zedelemekte, bankaların kredi şartlarını sıkılaştırmalarını sağlıyor. Bu nedenle Eylül 2008 Şubat 2009 döneminde Türk parası kredilerin yüzde 5,7 daraldı. Döviz cinsi kredilerin TL karşılıkları ise bu dönemde TL'nin yüzde 20'nin üzerinde değer kaybetmesinden dolayı artış gösterdi. Ancak kur etkisinden arındırıldığında yabancı para kredilerde de yüzde 9,4 civarında daralma olduğu gözleniyor. Kredi portföyünde gözlenen bu daralmanın tamamına yakınının KOBİ kredilerinden kaynaklanması, özellikle küçük ve orta boy işletmelerde kredi sıkılaşmasının önemli bir göstergesi niteliğinde.Kredi faizleri düşmeliBu dönemde Merkez Bankası ticari bankaların likidite imkanlarını genişletmesine ve faiz oranlarının düşürmesine rağmen, şirketlerin kredi imkanının artırılması ve kredi faizlerinin düşürülmesi sağlanamadı. Bu nedenle, kredi mekanizmasına yeniden işlerlik kazandırabilmek için tüm dünyada uygulanan yöntemlerden biri olan kredi garanti mekanizması akla geliyor. Piyasa aksaklıklarının arttığı bu dönemde, krediyi verecek banka ve kredi talep eden şirket dışında, üçüncü bir tarafın yani Kredi Garanti Kurumu'nun (KGK) devreye girerek alınacak krediye garanti vermesi, yani kefil olması son derece etkin bir çözüm.KGK'nın işlevi çok önemliBu sistem hem şirketlere yeni kredi açılması, hem de önümüzdeki dönemde donuk hale geçme potansiyeli taşıyan mevcut kredilerin yeniden yapılandırılması için kullanılabilecek. Şirketin başvurusu, banka tarafından uygun görüldüğü takdirde, kredi tutarının belli bir miktarına garanti vermesi için KGK'ya sunulacaktır. KGK da isteği uygun buluyorsa, bankanın açtığı krediye, belirlenen azami oranda garanti sağlayacaktır. KGK verdiği kefalet karşılığında şirketten belli bir komisyon alacaktır. KGK'nın sermayesi Hazine tarafından sağlanacaktır. KGK, bu sermayeyi mevduat olarak ticari bankalarda nemalandıracaktır.Kredi Garanti Kurumu Nasıl İşlemeli1- Tüm dünya örneklerinde de olduğu gibi Kredi Garanti Kurumu'na (KGK) aktarılacak sermayenin altı, yedi katına kadar kefalet sağlamak mümkündür. Örneğin; KGK'ya Hazine tarafından 1 milyar TL sermaye verildiğinde, KGK 6 milyar TL kefalet yaratabilecektir.2- KGK, kredinin tamamına değil belirli bir bölümüne garanti sağlamaktadır. Uluslararası kabul gören oranlar yüzde 60-80 arasıdır. Bu da 1 milyar TL düzeyindeki sermayaye 7.5 ile 10 milyar TL arasında yeni kredi verdirebilecek veya mevcut kredileri yapılandırabilecektir.3- Kredinin batması durumunda, batığın kefalet payı KGK'ca ödenecek. Ancak, bunun tamamını sermayesinden karşılamayacak. Kefalet karşılığında alınan komisyon geliri ve sermayesinden elde edeceği nema geliri öncelikli olarak kullanılacak.Kalan kısım sermayesinden karşılanacak.Nakit akım problemi mi, batık şirket problemi mi varŞirketlerimizin küresel mali krizin etkilerini artarak hissettikleri gözleniyor. Birçok şirket faaliyetlerini durdurma noktasında, her gün yeni bir işten çıkarma haberiyle karşılaşıyoruz. Hükümetten son dönemde çözüm önerileri açıklanıyor. Kısa çalışma ödeneğinden, ÖTV-KDV indirimlerine kadar önlemleri alt alta sıralamak mümkün. Akla iki soru takılıyor. Birincisi, bu tedbirler şirketlerimizin dertlerine kalıcı bir şekilde derman olabiliyor mu? İkincisi de, acaba son dönemde yaşanan sorun bir nakit akım (likidite) problemi mi, yoksa batık şirket problemi mi? Acaba biz küresel rekabet ortamında ayakta kalması mümkün olmayan şirketlerimize mi yardım ediyoruz? Özellikle ikinci soru bu konularda kafa yoran herkesi düşündürüyor. Kamu kaynaklarını gereksiz yere harcama fikri, herkesi tedirgin ediyor. Bu soru işaretlerinin ortadan kaldırılması içinse şirketlerin sorunlarını yakından incelemek gerekiyor.Şirketlerimizin nakit akımları son dönemde iki şekilde etkilenmiştir. Birincisi, hammadde ve buna bağlı yarı mamul fiyatlarındaki düşüşten dolayı stok değerinin düşmesi ve işletme sermayesi ihtiyacının artmasıdır. Bu etki öyle bir hal almıştır ki, özellikle bazı sektörlerde işlenmiş nihai ürünün fiyatı stoklardaki hammaddenin alım fiyatlarının altına düşmüştür. Talep düşüşünden dolayı stoka bağlanan işletme sermayesi artmakta, talep geldiğinde ise şirket zararına satış yapmak durumunda kalmaktadır. İkinci etki ise, talepteki ve gelirlerdeki düşüşe paralel olarak şirketin nakit girdileri azalırken, geçmiş dönemdeki piyasa şartlarına göre ayarlanan nakit çıkışlarının (kredi, vergi, leasing ödemeleri vb.) aynı düzeyde kalmasıdır. Geçmiş dönemin şartlarına göre 100 birimlik gelire göre ayarlanan sabit borç ödemeleri, şirket gelirleri yarısına düşmesine rağmen sabit seyretmektedir. Nakit çıkışları yeni döneme intibak etmedikçe şirketin finansman sıkıntısı çekmesi kaçınılmazdır.Görüleceği üzere şirketlerimizin yaşadığı sıkıntılar hammadde fiyatlarındaki ani düşüşten ve nakit akımlarındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında şirketlerimiz likidite sıkıntısı yaşamaktadır. Ancak likidite sıkıntısının uzun süre devam ettiği durumda likidite sıkıntısı şirketlerimizin mali yapılarını kalıcı olarak bozma ve şirketi batma noktasına getirme potansiyeli de taşımaktadır. Bir başka deyişle bugün likidite problemini aşamayan, nakit akımlarını dengeleyemeyen şirketler, yarın rekabet edemez, batık şirket konumuna gelecektir. Şirketlerin geçmiş dönemin şatlarına göre hazırlanan sözleşmelerinin yeniden yapılandırılması, şirketlerin ‘basiretli tacir' sıfatının zedelenmesi olarak görülmemelidir. Tüm dünyada iktisadi temelleri sarsan küresel krizin sözleşmelerin yeniden gözden geçirilmesi için geçerli bir mücbir sebep yaratabileceği unutulmamalıdır.Politika yapıcıların şirketlerin bilanço yapıları kalıcı bir şekilde bozulmadan likidite sorununa müdahale etmeleri bu anlamda son derece önemlidir. Kredi borçlarının yeniden yapılandırılması, kamu alacaklarının ötelenmesi ve/veya takside bağlanması, ticari alacakların sigortalanmasına ilişkin mekanizmaların tesis edilmesi gibi önlemler şirketlerin nakit akım problemlerinin çözülmesinde son derece faydalı olabilecek politika alternatifleridir.
ÖNEMLİ NOT : Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Referans Gazetesi veya referansgazetesi.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.